Kurucunun hikâyesi
Altıncı sınıf, Türkçe dersi. Öğretmenim beni sıradan kaldırır, kitabı açtırır, sınıfın ortasında yüksek sesle okuturdu. Kekeme bir çocuk için bu, bir dersin en uzun dakikalarıydı: harfler boğazımda düğümlenir, ilk hece bir türlü çıkmazdı; sınıf beklerdi, ben beklerdim. Okuyamazdım. Zil çaldığında asıl ders başlardı: koridorda, teneffüste, okul çıkışında benim okuyuşum taklit edilirdi.
Anneme, babama bile anlatamadım; beni eksik görürler diye korktum. Öğretmenim büyük ihtimalle kötü niyetli değildi; belki cesaretlendirdiğini sanıyordu. Ama sonucu bana böyle yansıdı: Türkçe dersinden, o dersin olduğu günlerden nefret ettim. Üniversite sınavında düşük netlerle mezun kaldım, ertesi yıl ortalama bir sonuç aldım. Çekingen, utangaç, kaygılı bir öğrenci oldum; söz hakkını hep başkasına bırakan, pasif ve ortalama. Yurt dışına çıkana kadar da öyle kaldı.
Keşke o yıl, kimsenin yüzüne söylemek zorunda kalmadan "bu beni incitiyor" diyebileceğim bir yer olsaydı. Belki öğretmenim fark eder ve vazgeçerdi; belki rehberlik yanıma gelirdi. Daha özgüvenli, daha cesur büyür, potansiyelime daha erken ulaşırdım.
Gökyuva o yer. Bir öğrencinin kimseyi suçlamak, kimliğini açmak zorunda kalmadan sesini duyurabileceği; okulun da bunu duyup iyi niyetle düzeltebileceği bir kapı. Çoğu zaman kimse kötü niyetli değildir; yalnızca kimse duymamıştır. Bir çocuğun altıncı sınıfta öğrendiği sessizliği yıllar sonra bir uygulama geri alamaz. Ama bir sonraki çocuğun o sessizliği hiç öğrenmemesini sağlayabilir.
— Mehmet Han Aslıhan, Gökyuva'nın kurucusu